Yazarlar

POST-TRUTH… İNANMAK YA DA…

Yığınla bilgi üzerimize çığ gibi akarken ‘gerçek’ ve ‘gerçek olmayan’ı ayırt etmekte giderek daha da beceriksiz oluyoruz fark ediyor musunuz? Sosyal medyanın entellektüelleştirdiği nesiller birazdan sözünü edeceğim olguya ‘algı yönetimi’..

POST-TRUTH… İNANMAK YA DA…

Yığınla bilgi üzerimize çığ gibi akarken ‘gerçek’ ve ‘gerçek olmayan’ı ayırt etmekte giderek daha da beceriksiz oluyoruz fark ediyor musunuz? Sosyal medyanın entellektüelleştirdiği nesiller birazdan sözünü edeceğim olguya ‘algı yönetimi’ deyip geçiyor fakat toplumların dinamiğini değiştiren, demokrasileri otokrasilere eviren bu olgu gözlerimizden başlayarak bizi toksik etkisi altına alıyor, beynimizi uyuşturup, bedenimizi ‘itaatkar’ kılıyor.

Buna algı yönetimi deyip işin içinden çıkamazsınız, çıkmayın! Uyanın!

Toplulukları kontrol altına alabilmenin yolu, yalanı mümkün olduğunca ‘büyük’ ve ‘tumturaklı’ söylemekten geçer. Sosyoloji ve psikolojinin üzerinde hemfikir olduğu ender gerçeklerden biridir bu. Siyasete “Büyük Yalan” adıyla nüfuz etmiş bu stratejinin mucidi, bilinenin aksine Hitler’in propagandadan sorumlu bakanı Goebbels değil, demokrasinin beşiği sayılan İngiltere’dir. Goebbels sadece intihal yapmıştır! İşin temelinde şu felsefe yatar: Ne kadar büyük ve devasa yalanlar uydurursan, bunu ‘uydurmuş’ olma ihtimalin de o kadar azalır! Çünkü hiçbir insan aklı, -belki de vicdanı- gerçeğin bu kadar dejenere edilmiş olmasını kabullenemez.

Diyelim ki ortada ‘büyük bir yalan’ var. Siz bu yalana kitleleri inandırmak istiyorsunuz. Nasıl olacak bu iş?

Öncelikle bu ‘büyük’ yalanı muhteşem bir yorumla halka söyleyecek bir figüre ihtiyacınız var. Öyle ki o figürün ‘yalancı’ olabileceği kimsenin aklına gelmemeli!

Karşınızda sükut ve huzur içinde bir millet varsa, yalanı yutma olasılığı oldukça düşüktür! Milletin huzurunu bozmuş olmanız gerekiyor. Bunun bir yolunu bulacaksınız artık! Biz bilmeyiz, bulanlar vardır belki.  

Bir de düşmana ihtiyacınız var! Yanlış giden her şey için suçlayabileceğiniz, günah keçisi yapabileceğiniz bir düşman…

Son olarak, yeterince tekrarlarsanız yalanınız ‘hakikate’ dönüşecek ve ardından kitleleri sürükleyecek!

Büyük Yalan… Yeni medyada biz buna ‘post truth’ diyoruz. Yani ‘gerçek ötesi’…

Tek bir doğru karşısında, büyük bir yalanın gerçeklik ve ağırlık kazanması anlamına geliyor.

Bu sayede ‘doğru’ değerini yitiriyor, silikleşiyor ve hayatımızdan çıkıp gidiyor!

“Saf rüzgara sağlam bir görünüm kazandırmak için yalanları doğru kılan bir dil” size tanıdık geliyor mu?

Post Truth kavramının bir milletin yaşamına etki edebilmesi için her şeyden önce ‘demokrasi’ye ihtiyaç vardır. Ne kadar ironik değil mi?

Eğer demokratik bir ülkede büyük bir yalancı olmaya niyet ettiyseniz, ifade özgürlüğünden faydalanabilirsiniz.

Gücü elde etmek, iktidara gelip hükmetmek için başvurduğunuz yalanın en ateşli savunucusu olmanız gerekir. Doğru sesleri bastırabilmeniz ise hayati önemdedir! Bu da eskilerin ‘çamur at izi kalsın’ özlü deyişinden yararlanabilme kabiliyetinizle doğru orantılıdır.

İnsanların duygularına oynadığınız ölçüde, başarı ivmeniz hızla yükselecektir.

Kitleniz yeterince korktuysa, gelecekten umudunu kesmeye başladıysa, felaket senaryoları, komplo teorileri havada uçuşuyorsa, ‘bir büyük kurtarıcı’nın zuhur etmesi kaçınılmazdır. O büyük kurtarıcının, Büyük Yalanlarına inanıp inanmamak, işte bütün mesele budur.

Dedik ya, halklar büyük yalanlara inanmayı tercih ederler. Çünkü duygu durumları bunu gerektirir. Yoksunluk, yoksulluk, çocuklarının karnını doyuramama endişesi, işsiz kalma,  evinden olma, ailesini, ocağını kaybetme korkusu vardır çünkü. Şöyle güzel, kuyruklu bir yalan, size iyi gelir! Bir süre sonra aklınızı kullanmayı ve sorgulamayı bırakırsınız.

İşte tam bu noktada ‘gerçeği söylemek devrimci bir eylem’dir.

Ve her devrimin ‘meşru’ bir sebebi vardır.

Selda Öztürk

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL