Yazarlar

KOÇERO… Ali Dizdar Yazdı

Babasıyla kavga eden bir genci öldüren Mehmet İhsan KİLİT, hapis yatmaktan kaçarak KOÇERO isimli ünlü bir eşkıyaya dönüşür. Koçero Kürtçe’de göçebe/göçer anlamında kullanılan KOÇER’den türetilmiş bir sıfat. 1960-1970 yıllarında, kurulu..

KOÇERO… Ali Dizdar Yazdı
Ali Dizdar Yazıları

Babasıyla kavga eden bir genci öldüren Mehmet İhsan KİLİT, hapis yatmaktan kaçarak KOÇERO isimli ünlü bir eşkıyaya dönüşür. Koçero Kürtçe’de göçebe/göçer anlamında kullanılan KOÇER’den türetilmiş bir sıfat. 1960-1970 yıllarında, kurulu düzene, baskı ve haksızlıklara karşı dağları mesken edinen Koçero, zamanla efsaneleşir. Yol kesip haraç toplamak yerine sınır kaçakçılığı yaparak geçimini sağlamış, zenginlerden alıp fakirlere dağıtırmış, adil ve insaflı olarak nitelendirilen Koçero yöre halkının sevdiği ve bu yüzden koruduğu Güneydoğu’nun en ünlü eşkıyası.

Koçero, yaşadığı dönemin gazete sayfalarına da sık sık haber konusu olur. Hakkında çeşitli şiirler yazılmış, Selda Bağcan ve Ahmet Kaya tarafından şarkısı bestelenmiş ve hayat hikayesi kitaplaştırılması yanı sıra bir çok filme de konu olmuştur.

Bu filmlerden birinin izlenmesinden sonra mıdır gazetelerde yazılanlardan mıdır bilinmez bizim mahallenin delikanlısı Mehmet İzgi’ye KOÇERO lakabı takılmıştı. Kendi kendine mi yakıştırdı yoksa arkadaşları mı koydu bu lakabı bilemiyorum ancak benimsemişti.

Mehmet Ağabey orta boyda, esmer tenli, zayıf vücutlu benim çocukluk yıllarımın uzun bir bölümünde komşumuzdu. Becerikli, çalışkan, cengâver, tez canlı, yardım sever birisi olduğu gibi mahalle delikanlısı rolüyle kimin ihtiyacı varsa koşuşturur ne iş olursa yapardı. Ailece sıkı dostluğumuz vardı ve beni de çok sever çoğu zaman yanında gezdirirdi. Doğrucu, lafını sakınmayan biriydi ve sokakta öğreneceğim çok şeyi ondan öğrenmiştim. Bıçkın delikanlılık yıllarında sivri uçlu bıyıklarıyla da caka satan biriydi. Yürürken hindi gibi kabarık bir hal alır “bu mahallenin bıçkın delikanlısı benim” edasıyla Koçero lakabının hakkını verirdi.

Babası Latif amcayı çok saygıdeğer bulur ve öyle davranırdık. Ablası Güner abla bizim de ablamız ve annesi Selma teyze neredeyse ikinci annemiz ve çok sevecen gerçek komşularımızdandı. Her günümüz neredeyse birlikte geçerdi. Anneme çok yardımcı olur, başka bir mahallede doğduğum için ben hariç dört kardeşimin de doğumunda annemin başında olmuştur. Zaten o zamanki komşuluk ilişkilerimizi anlatsam ütopik bir yaşamdan bahsediyormuşum gibi gelir size ve günümüze baktığımda bana da…

Selma Teyze çevresinde yaşayanların akıl danıştığı, sorunlarına cevap aldığı, komşularına ablalık yaptığı sayılan sevilen bir kadındı ve çok güzelde masal anlattırdı. Mahalleli, gecelerini komşu gezmeleriyle değerlendirir, yalnız geçirilen geceler nadir olurdu. Selma teyze de çok sıklıkla geceleri bize gelirdi. Hele “bir kitap okudum size de anlatayım” diyerek geldiği geceler büyük sevinç yaratırdı. Ve o kitabı arkası yarın kıvamında ve günlere yayarak bölüm bölüm anlatırdı. Televizyon yok, radyo kısıtlı, sinemaya nadir gidilen zamanlardı elbet. Çok heyecan duyarak, meraklandırarak, ballandıra ballandıra anlatır ve dinletirdi. Ben daha henüz çocuk yaşlarımda olduğumdan hikâyenin bazı bölümlerinde yatmaya gönderilirdim ki zannederim +7’yi aşan anlatım içeriyordu.

Kumbahçe Mahallesinde o zamanların Kumbahçe Deresi kenarında şimdilerin Dere sokağında oturduğumuz kiralık evimize bitişik komşumuz Latif amcaların büyükçe bir arazileri vardı. Arazinin yarısı mandalina bahçesi diğer yarısı da ekilip biçilen sebze bahçesiydi. Derenin hemen kenarında tek katlı mütevazi bir ev, evin altında bir eşek ve iki ineğin konulduğu hayvan barınağı vardı. Yine dere kenarında evin hemen yanında büyük ve derin bir kuyu, kuyu üzerinde dönme dolaplı su çekme sistemi ve kuyunun yanında oldukça büyük bir su havuzu vardı.

Havuz bahçe sulamasında kullanıldığı için sık sık kuyudan eşeğin döndürdüğü su dolabı vasıtasıyla havuz doldurulur ben de ara sıra bu çalışmalara katılır dolabın dönme koluna bağlanan eşeğin kuyu etrafında durmadan dönmesine yardımcı ve denetçi olurdum.

Mehmet ağabey kuş avcılığı konusunda tutkulu birisiydi. Kuş yakalamak için ökse kullanır ve ökselerini kendisi imal ederdi. Havuzun kenarında yetişmiş büyükçe bir Ökse Ağacı vardı ve meyveleri olgunluğa eriştiğinde onları toplar, haşlar, ağzında yoğurarak balla karıştırıp, yapışkanlık kazanan bir harç karardı. Bu harcı önceden hazırladığı ince ağaç çubukları üzerine yapıştırır, serin ve karanlık ahırda duvar kenarına dizer bir nevi demlenmeye bırakır ve muhafaza ederdi.

Literatürde ÖKSE olarak yazılan bu çubuklara biz YELLİM derdik. Mehmet ağabey iki türlü YELLİM yapardı kalın çubuklara bol etli yapışkanlı BOTAK YELLİMİ ve ince çubuklara az etli yapışkanlı ELMACIK YELLİMİ.

Yerelde Karatavuk Kuşuna BOTAK denir hatta erkeği siyah olur KARA BOTAK denir, dişisi daha kahve tonlarında olur ona da BOZ BOTAK denir. Yine yerelde Saka kuşu da ELMACIK olarak adlandırılır.

Kışın soğuk günlerinde, Botaklar sürüler halinde dere yataklarına su ve yemlenmeye inerler ve kimi avcıların yellimlerine yakalanırlar kimi avcıların da tüfeklerine hedef olurlardı. Zaman zaman kıyıma varan miktarlarda avlandıklarını görür ya da duyardık. Botak, Bıldırcın misali eti için avlanan bir kuştu.

Ötüşüyle ünlü Elmacık (Saka) avcılığı çok yaygındı. Neredeyse her evde bir kafes ve içinde öten bir elmacık olurdu. Bahar mevsimi ortalarında sürüler halinde gelen Elmacıklar yellimler vasıtasıyla yakalanır çarşıda pazarda satılırdı. Yellimler sakaların geçiş noktalarına az yapraklı çalılıklara ya da yapraksız genellikle bizim AHLAT dediğimiz ÇÖĞÜR ARMUDU da denilen yabani armut ağacına yerleştirilir ağaç altına bir kafes içerisinde iyi öten bir saka kuşu konur ve uzakça bir yere saklanılırdı. Canhıraş öten kafesteki kuşun sesine ağaç üzerine inen kuş sürüsü yellimlere yapışır yakalanırlardı. Erkek olanlar ötücü kuş olarak satılır diğerleri azatlık kuş olarak para karşılığı doğaya geri salınırdı. Benim Koçero ile birlikte bir iki kez SAKA avına gitmişliğim vardır. Bu avın yanlışlığını çok sonraları idrak edebildik. Usta çırak ilişkisinde öğrendiklerimizi yapmamız doğal devinimlerdi.

Günümüze gelindiğinde SAKA kuşu avcılığı ve kafeslenmesi ile beslenmesi yasaklanınca artık kuşları rahat bırakır olsak da KARATAVUK (BOTAK) avcılığı münferit de olsa tüfekle avlandıklarını hala duyuyoruz. Tez zamanda o da biter dileğiyle Jandarma ekiplerine havale ediyorum.

Koçero her iki kuş avında da usta ve tutkuluydu uzun yıllar vazgeçemedi. Latif amcanın vefatı ve sonrasında turizm furyasıyla gelen talepler çerçevesinde bahçeden daha iyi gelir elde etmek için bahçenin mandalin ağaçları haricindeki kısmını DERE KAMPİNG adıyla çadır turizmin hizmetine soktu. Kumbahçe sahiline/plajına 100 metre yürüme mesafesinde, şehir içinde olması kampçılar açısından popüler hale gelen bir yer olmuştu ta ki Atatürk Caddesi yapımı için bahçenin bir kısmı istimlak edilinceye kadar. Yol yapılıp yol kenarına dükkanlar yapılınca da kamping işi sona erdi.

Bahçede sebze yetiştiriciliği ve bir süre kamping işinin yanı sıra uzun bir süre de çok kişiler gibi O da o zamanların popüler iş kolu sandalet yapım işinde çalıştı. Gün geldi sandaletçilik işi popülerliğini yitirince bir kayık yaptırıp balıkçılığa başladı. Yaşlanamadan yitirdik Koçero’yu. Hasretle ve saygıyla anıyorum.

Koçero tutkuyla yaptığı botak avcılığı yıllarında ava gittiğinde yellimler (ökseler) sabahın erken saatlerinde kurulması gerektiğinden avlanacak mevkie ya bir önceki gece gidip kamp kurar ya da av verimsiz geçer akşam seansına ya da ertesi sabah seansına kalırmış. Kamp kurar dediğim mevcut kaya kovuğu ya da ağaçlık korunun içinde battaniyesine sarılıp yatarmış. Doğada yaşamayı içselleştirmiş ve severek yapan biriydi, yerinmez, gocunmaz işin gereğiyse yapardı. Ancak zaman sağ sol çatışmalarının bol olduğu tedirginlik zamanları, dağlarda terörist kovalandığı zamanlar, bizim Koçero da kendi memleketinin dağlarında özgürce yatan bir avcı kime ne ki! Ancak eşkıya zannedilip ya bir gören tarafından ihbar edildi ya da jandarmanın rutin devriyesine rast geldi ki derdest edilip apar topar karakolluk olmuş. İşin gerçeği öğrenilince salıverilir ancak Bodrum’da saklı bir şey kalmaz ve de bu duyulunca arkadaşlarının sataşmalarına engel koymak mümkün olamazdı elbet. Ve bir destansı şakalaşma sözcükleri dökülmüş ağızlardan.

EY KOÇERO KOÇERO
NEDEN ÇIKTIN DAĞLARA,
ATTIĞIN NARA,
YATIĞIN YER MAĞARA.
ELİNDEKİ SİLAH NE,
BAŞINDAKİ KÜLAH NE,
ÜÇ GÜN AÇSIN BİR GÜN TOK
BİR TELEFONUN BİLE YOK…

Bizim Mehmet İZGİ kimseyi öldürmedi dağlara çıkmış bir eşkıya da değildi ancak namı-diyar KOÇERO tanımlaması sanki üzerine yapışmış ve de yakışmış gibiydi, mahallemizin enteresan kişilerden biriydi. Bu tür hikayelerimde sıkça tekrarladığım bir söz var “enteresan olmayan kişi yoktu ki”.

Saygılar sunarım

Ali Dizdar

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL