Akbelen’de 679 parsel için yürüyen dava, yalnızca bir kamulaştırma dosyası değildir. Bu dava; devletin “kamu” derken kimi gördüğünün, enerji üretiminin bedelini kime ödettiğinin ve bir ülkenin geleceğini neyle ölçtüğünün sınavıdır.
Bir kavramı çok sık kullanıyorsanız, bir süre sonra anlamını unutturabilirsiniz.
“Kamu yararı” da bunlardan biri.
Bir yol yapılırken kamu yararı denir. Bir kıyı düzenlenirken kamu yararı denir. Orman, tarla, zeytinlik ya da ev kamulaştırılırken yine aynı iki kelime çıkar karşımıza.
Peki kamu kimdir?
Kimin yararı, kamu yararı sayılmaktadır?
Bir şirketin üretimini sürdürmesi mi? Devletin enerji arzını güvenceye alması mı? Köylünün toprağında kalması mı? Çocukların temiz hava soluması mı? Zeytin ağacının, suyun ve tarımın korunması mı?
Akbelen’de bugün tartışılan esas mesele tam olarak budur.
Muğla’nın Milas ilçesinde Akbelen Ormanı çevresindeki Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerinde bulunan 679 parsel, 10 Ocak 2026 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile acele kamulaştırma kapsamına alındı.
Karara karşı açılan davaların duruşması 16 Eylül’de Danıştay 6. Dairesi’nde görüldü. İkizköylülerin gönüllü avukatları kararın yetki, şekil, sebep ve amaç yönlerinden hukuka aykırı olduğunu savundu. Danıştay Savcılığı davaların reddi yönünde görüş bildirirken, Daire aksi kanaatteyse bölgede keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasını istedi.
Şimdi karar bekleniyor.
Ancak mahkemenin vereceği karardan bağımsız olarak kamuoyunun sorması gereken bir soru var:
Burada gerçekten acele olan nedir?
On yıllardır çalışan termik santrallerin kömür ihtiyacı bir sabah ansızın mı ortaya çıktı? Yıllardır bilinen bir üretim planı, mülkiyet hakkını olağan usullerin dışına çıkaracak ölçüde nasıl acil hale geldi?
Acelelik, hukukta sıradan bir sözcük değildir. İstisnai bir yöntemin gerekçesidir. İstisna genişler, olağan hale gelirse hukuk daralır. Bu nedenle “acele” denildiğinde yalnızca ihtiyaç değil; zorunluluk, ölçülülük ve başka bir seçeneğin bulunup bulunmadığı da ortaya konulmalıdır.
Üstelik Danıştay daha önce, bölgede acele kamulaştırmayı haklı gösterecek nitelikte bir acelelik hali bulunmadığı ve işlemin giderilmesi güç zararlara yol açabileceği gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasına karar verdi.
Demek ki tartışma yalnızca “Enerji gerekli mi?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur:
Enerji gerekli diye her yöntem de gerekli sayılabilir mi?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası mülkiyet hakkını tanıyor. Kamulaştırmaya ancak kamu yararının gerektirdiği durumlarda ve yasada gösterilen esaslara göre izin veriyor.
Fakat Anayasa bununla yetinmiyor.
Devlete toprağın verimli işletilmesini koruma, tarım arazilerinin amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önleme görevi veriyor. Herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı bulunduğunu söylüyor. Çevreyi geliştirmeyi, çevre sağlığını korumayı ve kirlenmeyi önlemeyi hem devletin hem yurttaşların ödevi kabul ediyor.
Kısacası Anayasa yalnızca yerin altındaki kömürü görmüyor.
Üstündeki zeytini de görüyor.
Toprağı, suyu, ormanı, köylüyü ve henüz doğmamış çocukların hakkını da görüyor.
O halde kamu yararı hesabı yapılırken yalnızca kaç ton kömür çıkarılacağına, kaç megavat elektrik üretileceğine veya bir tesisin kaç yıl daha çalışacağına bakılamaz. Aynı hesabın içine kaybolacak tarım arazisi, zarar görecek su varlığı, hava kirliliği, sağlık harcamaları, iklim maliyeti, yerinden edilecek insanlar ve ortadan kaldırılacak geçim kaynakları da yazılmalıdır.
Bir kazanç hanesi açıp bütün kayıpları dipnota atamazsınız.
Kamu yararını anlamanın en yalın yolu iki soru sormaktır:
Kazanç kimde toplanıyor?
Bedeli kim ödüyor?
Bir ekonomik faaliyetin geliri belirli bir şirkette ya da sektörde toplanırken; sağlık, su, tarım, iklim ve göç maliyetleri bütün topluma bırakılıyorsa orada ciddi bir adalet sorunu vardır.
Bu, enerji üretiminin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Elektrik elbette temel bir ihtiyaçtır. Enerji arz güvenliği de devletin sorumluluğudur. Fakat enerji güvenliği ile bir işletmenin faaliyet sürekliliği aynı şey değildir. İkisini birbirine eşitlemek, özel bir ekonomik ihtiyacı otomatik biçimde kamu yararına dönüştürür.
Kamu gücünün kullanılması, özel bir faaliyetin üretim takvimini kolaylaştırdığı için değil; toplumun ortak, zorunlu ve üstün yararını koruduğu ölçüde meşrudur.
Bu nedenle Akbelen’de şu sorunun açıkça cevaplanması gerekir:
Söz konusu kömür çıkarılmazsa ülkenin enerji arzında gerçekten karşılanamayacak bir açık mı doğacaktır? Yoksa ömrünün sonuna yaklaşmış santrallerin bir süre daha çalışması mı sağlanacaktır?
İkisinin hukuki ve ahlaki anlamı aynı değildir.
Kamu yararı yalnızca sonuçla değil, kararın nasıl alındığıyla da ilgilidir.
Karardan doğrudan etkilenecek köylünün, çiftçinin, zeytin üreticisinin, meslek odalarının, bağımsız bilim insanlarının ve yerel yönetimlerin bilgisi ve sözü karar sürecine gerçekten yansımış mıdır?
Alternatif enerji seçenekleri karşılaştırılmış mıdır?
Santrallerin kalan teknik ve ekonomik ömrü bağımsız biçimde incelenmiş midir?
Madenlerin, termik santrallerin ve bölgedeki diğer projelerin su, sağlık, tarım ve ekosistem üzerindeki birikimli etkisi hesaplanmış mıdır?
Bu soruların yanıtı kamuoyuna açık, bilimsel ve denetlenebilir değilse “kamu yararı vardır” cümlesi bir gerekçe olmaktan çıkar; bir hükme dönüşür.
Oysa kamu yararı, idarenin kararına sonradan yapıştırılan bir etiket değildir. Kararın hukuka uygunluğunu ve toplumsal meşruiyetini ölçen temel ölçüttür.
Kamu yararı, kamunun dinlenmediği bir odada belirlenemez.
Duruşmayı izleyen hukukçuların aktardığına göre MAPEG Genel Müdürü’nün, zeytinlikleri koruyan mevzuatın aşılamamasına ve 2025’te yapılan yasal düzenlemeye ilişkin sözleri tartışma yarattı.
Bu aktarım doğruysa üzerinde ciddiyetle durulmalıdır.
Çünkü bir koruma kanunu, aşılması gereken bir engel değildir. O kanun, geçmiş kuşakların deneyiminden doğmuş toplumsal bir güvencedir. Hukukun görevi yatırıma engel çıkarmak değildir; yatırımın insanı, doğayı ve ortak geleceği ezmesini önlemektir.
Zeytin ağacı yalnızca tarımsal bir ürün de değildir. Ege’de aile emeğidir, geçimdir, kültürdür, hafızadır. Bir termik santralin çalışma süresi yıl hesabıyla ölçülür. Zeytin ağacının ömrü ise kuşaklarla.
Kısa ömürlü bir ekonomik model uğruna kuşaklar boyunca yaşayacak bir üretim kültüründen vazgeçmek, yalnızca çevre kararı değildir. Nasıl bir ülke olmak istediğimize ilişkin siyasi ve ahlaki bir tercihtir.
Dünya kömürden bir gecede vazgeçmiş değil. Enerji krizleri, savaşlar ve arz güvenliği kaygıları zaman zaman kömüre dönüşleri de beraberinde getirdi. Gerçeği çarpıtmaya gerek yok.
Ama yön açık.
Paris Anlaşması, iklim yasaları, karbon fiyatlandırması, sınırda karbon düzenlemeleri ve finans kuruluşlarının fosil yakıtlara ilişkin giderek sıkılaşan ölçütleri, kömürü yalnızca ucuz bir yakıt olmaktan çıkardı. Kömür yatırımları artık karbon maliyeti, sağlık yükü, su kullanımı, hukuki risk ve gelecekte atıl kalabilecek varlıklar üzerinden değerlendiriliyor.
Bu nedenle Akbelen’de kömür uğruna verilecek her karar, yalnızca bugünün elektrik bilançosuna değil, yarının ekonomisine de etki edecek.
Enerji bağımsızlığı, geçmişin teknolojisine daha uzun süre bağlanmak değildir. Gerçek bağımsızlık; güneşini, rüzgârını, verimlilik potansiyelini ve depolama imkânlarını planlı biçimde kullanabilen, dönüşümün bedelini işçiye ve köylüye ödetmeyen bir enerji düzeni kurmaktır.
Bunun adı adil dönüşümdür.
Santral çalışanlarının işiyle köylünün toprağını birbirine rakip göstermek kolaydır. Zor ama doğru olan; işçinin gelirini de köylünün yaşam alanını da koruyacak geçiş planını bugünden hazırlamaktır.
Akbelen meselesi artık yalnızca bir ormanın meselesi değildir.
Bu dava, “kalkınma” denildiğinde ne anladığımızın davasıdır.
Toprağı tüketen, suyu azaltan, insanı yerinden eden ve sağlık maliyetini topluma bırakan her faaliyeti büyüme hanesine yazacak mıyız? Yoksa büyümeyi yaşam kalitesi, adalet, gıda güvenliği ve gelecek kuşakların hakkıyla birlikte mi ölçeceğiz?
Ben her zaman altını ısrarla çizdiğim gibi Akbelen köylülerinin tarafındayım.
Çünkü onların istediği ayrıcalık değil.
Topraklarında yaşamak, üretmek, zeytinlerine bakmak ve kendileri hakkında verilen kararda söz sahibi olmak istiyorlar.
Bu talep ne kalkınma düşmanlığıdır ne de enerji gerçeğini inkârdır. Tam tersine, kamu yararının gerçek anlamını hatırlatma çabasıdır.
Kamu yararı; kamunun malını, sağlığını ve geleceğini bir bütün olarak korumaktır.
Kamu yararı; bir şirketin bilançosunu toplumun bilançosu sanmamaktır.
Kamu yararı; bugünün ihtiyacını karşılarken yarının hayatını ipotek altına almamaktır.
Kamu yararı; kararın bedelini ödeyecek insanları karar masasından kaldırmamaktır.
Ve kamu yararı, yalnızca “kamu yararı vardır” demekle doğmaz.
Kanıt ister.
Şeffaflık ister.
Katılım ister.
Bilim ister.
Adalet ister.
Akbelen’de şimdi beklenen yalnızca Danıştay’ın kararı değildir.
Devletin, “kamu” sözcüğünün içine köylüyü, zeytini, suyu, toprağı ve geleceği yeniden koyup koymayacağının cevabıdır.
Yazan: Selda Öztürk
Bodrum ve Muğla’dan son dakika haberleri, yerel gündem, siyaset, ekonomi, turizm ve yaşam içeriklerini tarafsız ve güncel şekilde sunan haber sitesidir.
Yorum Yap