Yaz bitti… O kavurucu sıcaklar kırıldı, eylülün o şahane efil efil rüzgârları esmeye başladı. Ama duyuyorum ki belediyelerin çağrı merkezlerindeki o bitmek bilmeyen “şikâyet” telefonları bir türlü susmamış! Hatta yaz sıcağında, o buhranlı günlerde bu şikayetler daha da tavan yapmış.
Sadece Bodrum’a özel bir durum da değil bu; Muğla’nın her bir turizm yöresinde benzer bir vehamet, benzer bir “kentli kibri” yaşanıyor.
Büyükşehirlerin o gri, nefes aldırmayan beton bloklarından, asık suratlı plazalarından kaçıp geliyorsunuz. Sizi o kadar iyi anlıyorum ki… Ben de yıllarca o bürokrasinin, kravatlı koşturmacanın içinden geçip yönümü Ege’ye çevirdim.
Fakat canım kardeşim; sen Turgutreis’te, Ortakent’te, Bitez’de, Yalıkavak’ta bir ev kiralayıp tatil yapmaya gelmişsen, yan bahçedeki tavukların sesine de, o ineğin kokusuna da alışmak zorundasın!
İşin en absürt tarafı ne biliyor musunuz? Hafta sonu o şık, serpme kahvaltı mekanlarına gidip garsona “Yumurtalarınız serbest gezen tavuk mu?”, “Sütünüz organik mi?” diye sormayı çok iyi biliyorsunuz. Sosyal medyada “kırsal yaşam”, “doğaya dönüş” paylaşımları yaparken mangalda kül bırakmıyorsunuz. Ama o sütün, o yumurtanın geldiği yere, o hayvanın kokusuna ve en önemlisi üreticinin emeğine tahammül edemiyorsunuz!
Eğer tamamen izole, steril, sadece klor kokan bir tatil istiyorsanız; Muğla’nın şahane beş yıldızlı otelleri var. Tercihiniz buysa başımızın üstünde yeriniz var, gidin orada tatilinizi yapın.
Ama eğer niyetiniz eko-turizmse, doğallıksa, mis gibi doğanın içinde kırsal bir nefes almaksa… O zaman bu toprağın kurallarına, değerine saygı bilmek zorundasınız. Sen oraya tatil yapmaya geldin diye, yıllardır o toprağı işleyen üretici, o inek, o horoz oradan gitmeyecek!
Aynı sözlerim, “sakin bir sahil kasabasına gidip yerleşmek istiyorum” deyip rotasını Bodrum’a çeviren yeni yerleşiklere de!
Bilin de gelin arkadaş!
Burada çok kritik bir vizyonsuzluk devreye giriyor. Bizi sürekli “Turizm mi, tarım mı?” gibi sığ bir ikilemin içine sokmaya çalışıyorlar.
Turizm başımızın tacı, eyvallah. Ekonominin can damarı. Fakat unutmayın; bu topraklar aynı zamanda binlerce yıldır üreten, bereketiyle efsanelere konu olmuş topraklar.
Bugün modern dünyada, Avrupa’nın en gelişmiş sahil kasabalarında “kırsal yaşam” turizmi besleyen en büyük güçtür. Bodrum’un, Muğla’nın gastronomisi, o çok sevdiğiniz yöresel lezzetleri, o şifalı otları havadan gelmiyor. Tarlasını ranta teslim etmeyen, inatla üretmeye devam eden o bir avuç köylünün nasırlı ellerinden geliyor.
Biraz da ekonomi konuşalım… Çünkü bu mesele sadece “komşu inekten rahatsız oldu” basitliğinde değil.
Bugün içinden geçtiğimiz bu derin ekonomik krizde, yüksek enflasyon ortamında; üç ineğiyle, elli tavuğuyla, küçük zeytinliğiyle ayakta kalmaya çalışan o üretici, aslında muazzam bir mikro-ekonomik direnç sergiliyor. Onların o küçük çabaları, yerel tedarik zincirini ayakta tutuyor, turizm sektörünün gıda maliyetlerini dengeliyor ve en önemlisi üretim ekonomisini tabandan besliyor. Dünya bir gıda krizine doğru sürüklenirken, tarım ve yerel üretici artık bir nostalji değil, düpedüz bir ulusal güvenlik meselesidir!
Ancak ne yazık ki, hem genel idarelerin yanlış tarım politikaları hem de yerel yönetimlerin bu “mahalle baskısına” karşı üreticiyi koruyacak sağlam kalkanlar oluşturamaması yüzünden üretici her geçen gün yalnızlaştırılıyor. Muğla’nın büyükşehir olmasıyla köylerin bir gecede “mahalle” statüsüne geçirilmesi, o koca yürekli üreticileri, kentsel mevzuatların o soğuk ve acımasız dişlileri arasına attı.
Yerel idarelere sesleniyorum: Şehirden gelen üç beş kibirli “plaza insanı” rahatsız oldu diye, o üreticiye zabıta göndermeyin! Üreticiyi koruyun. Çünkü o üretici biterse, o çok övündüğünüz turizm de sadece betona ve ithal gıdaya mahkum kalır.
Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” derken, işte tam da bu ekonomik ve sosyal bağımsızlığı işaret ediyordu. Biz, Cumhuriyetin değerlerine, sosyal adalete ve emeğe inananlar olarak; bu toprakları rant çetelerine, beton lobilerine ve büyükşehir kaprislerine kurban etmeyeceğiz.
Bir elin parmaklarını geçmeyen üreticimiz kaldı. Onları sizin tahammülsüzlüklerinizle kaybetmeye hiç niyetimiz yok. Doğayı, hayvanı, emeği sevmiyorsanız, tahammül edemiyorsanız…
Açık söylüyorum: Gelmeyin o vakit kardeşim! Gidin, o çok sevdiğiniz beton ormanlarınızda, kaynağını bilmediğiniz ambalajlı gıdalarınızla yaşamaya devam edin. Ama Ege’nin, Bodrum’un, Muğla’nın üreten köylüsünü rahat bırakın!
Bodrum ve Muğla’dan son dakika haberleri, yerel gündem, siyaset, ekonomi, turizm ve yaşam içeriklerini tarafsız ve güncel şekilde sunan haber sitesidir.
Yorum Yap