SON DAKİKA
--:--:--
Timuçin BİNDER

Çevre Mücadelesinde Rakamların “Dayanılmaz Ağırlığı”

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Yoksa bir savaş mıydı çevre için mücadele, bir savaş olarak mı görmeliydik, özellikle ekolojik açıdan baktığımızda? Böyle bir düşünce belirivermişti zihnimde, Latmos’ta kayaların arasındaki molamızda arkadaşım bu bölgeyi korumak için verdiğimiz mücadelede kapıldığı umutsuzluğu anlatırken. Savaş? Biraz sert değil miydi böyle bir sözcük seçmem çevre mücadelesi için? Belki de son günlerde fazla Latour okumam sebep olmuştu buraya kaymama. Özellikle de onun Türkçeye yeni çevrilmiş “Gaia ile Yüzleşme – Yeni İklim Rejimi” adlı eserinde sık sık savaşa vurgu yapması. Belki de, bilemiyorum.

Yürüyüşümüze çıkmadan bir gün önce, Söke’deki kâğıt fabrikasının o anda bulunduğumuz yere pek de uzak olmayan Sofular köyünde kül atık tesisi kurma girişimi başlattığını öğrenmiştik. Günde 384 ton kül boşaltacaklarmış fıstık çamları arasındaki bu şirin köye, daha da önemlisi bölgenin önemli su havzalarından birinin dibine. Dosyalarına göre elbette çok dikkat edeceklerdi, her türlü tedbiri almışlardı. Hep öyleydi de daha sonra bir türlü gerçekleşmiyordu bu tedbirler ama asıl sorulması gereken, neden bula bula burayı bulmuşlardı atık depolayacak, jeolojik açıdan bu son derece nadir ve hem arkeolojik hem de ekolojik açılardan da bir o kadar zengin bölgeyi. Paraydı sebep elbette. Şu anda kullandıkları 200 km ötedeki yerden çok daha yakındı bu köy. O kadar uzağa gitmek istemiyorlardı.

Üç kişiydik. Bir süredir Latmos’un 8000 yıllık neolitik kaya resimlerine dair bir araştırma yapıyorum. Bu yürüyüş de onun içindi. Diğer iki arkadaşım da bana yardım için buradaydılar. Bir yandan da bu güzel ortamda her türlü şekilde zaman geçirmeyi çok sevdikleri için. Ama hepimiz aynı zamanda Latmos Platformu üyeleri olduğumuz için mola sohbetimiz haliyle Latmos’un şirketlerden korunmasına ve bu en sonuncu tecavüze gelip dayanmıştı. Genelde maden şirketleri belalılarımız. Dava açıp bir madeni durduruyoruz, ardından bir başkası geliyor. Sonunda kendilerine yasa da çıkarttılar. Bir de enerji şirketleri var tepeleri RES’lerle, düzlükleri de GES’lerle doldurmaya çalışan. Şimdi de kâğıt fabrikası çıktı kül atık tesisi yapmak isteyen.

Boşuna değildi yani, arkadaşımın hissettiği umutsuzluk. Bitmiyordu çok sevdiği Latmos’una bu saldırılar, bir türlü doymuyorlardı yok etmeye. Moral yükseltecek bir şeyler söylemeye çalıştım ama ben de pek farklı bir yerde değildim. Ne söyleyebilirdim? Gerçi her olumsuzluğu bastırma, hafızamın derinlerinde bir yerlere gömüp tekrar tekrar devam etme becerim epey yüksekti yüksek olmasına ama bir an geliyor ben de gömecek yer bulamıyordum. Çok zorlarsam da bu sefer hepsi birlikte çıkıveriyorlardı toprağın altından. Özellikle de rakamları görünce.

Geçenlerde, sanırım on gün olmuştur, Latmos’la ilgili bir panele katıldım, dört konuşmacıdan ibaret. Konu Latmos’un zenginlikleri ve madenlerin bu bölgeye verdiği kalıcı zarardı. Salonda topu topu elli, altmış kişi vardı. Çoğu sık sık gördüğüm yüzlerdi. Panel Milas’taydı ama Bodrum’dan ve yakın çevreden de insanlar gelmişti. Aydın’ın Kuşadası’ndan bile. Bu kadar geniş bölgeye rağmen ancak bu kadar olabilmişti dinleyici sayısı. Bu panel mi böyle olmuştu? Yoo, eylemlerde de durum pek farklı değildi. Hayvan hakları da dahil son iki yıldır katıldığım tüm çevre eylemleri ve dava keşiflerinde de bundan daha fazlasını görmedim. Hatta sık sık daha azını. Akbelen gibi çevre dışı siyasi ve ideolojik önceliklerin de devreye girdiği yerlerde ara ara yükselmişti rakamlar ama herhalde bugüne kadar hiç kimse birkaç bin kişilik bir çevre eylemi görmemiştir bu bölgede. Ama tam da bunun olması gerekiyor, sorun tam da bu. Sorunumuz ve de umutsuzluğumuzun ana kaynağı ya da bunu ısrarla görmemenin yarattığı kendimizi kandırmanın. Sosyal medyadaki takipçilerin sayısı sağ olsun.

Biraz matematik yapalım. Siyaset biliminde 2013 yılından beri bir yüzde 3.5 söylemi var. Sivil direniş çabalarını inceleyen araştırmacılar katılım rakamlarını bir araya getirmişler ve karşılarına ilginç bir ilişki çıkmış. Eğer bir toplumda nüfusun yüzde 3.5’luk kesimi şiddete başvurmadan sokağa inip mevcut yönetimi protesto ediyorsa o yönetim büyük olasılıkla iktidardan düşüyormuş. Öyle sadece demokratik toplumlara özgü bir durum da değilmiş bu; otoriter yönetimlerde de aynı ilişkiyle karşılaşmışlar. Bunu yüzde beş yapan araştırmalar da var ama burada önemli olan rakamın hiç de büyük olmaması.

Elbette hükümet devirmekten bahsetmiyorum ama kapitalistlere karşı çevre ve ekoloji mücadelesinde de katılım bu derece kritik önemde. O halde bu ilişkiden yola çıkarak bir hesap yapalım. Mesela nüfusunun üç veya dört yüz bine ulaştığı söylenen Bodrum’da eğer düşük rakamdan gidersek, kayda değer bir kazanım elde etmek için olması gereken çevreci sayısı, bu amaçla eylem ve protestolara katılanların sayısı 10.500 çıkıyor. Rakamımız bu, eğer hiçbir değeri takmadan ortalığı katleden şirketleri zorlamak istiyorsak. Vazgeçtim 10.000’den, çeyreği olsun, 2500 kişi olsun ama maalesef 100 kişi bile olmuyor.

Bu büyük farkı duyarsızlıkla mı açıklamalıyız? İlk tepkimiz genelde öyle oluyor, insanların duyarsızlığını, ilgisizliğini sorumlu görüyoruz bu durumdan. Kısmen doğru olabilir. Evet, bir duyarsızlık var ama bu çoğu kez bence bilmemekten ve bildiklerinde de arka arkaya ve özellikle de sosyal medyada karşılaştıkları haberlerin yarattığı bir çaresizlik duygusundan ve de bu moral bozucu rakamlardan olmasın? Rakamlar bir şekilde yükseldiğinde belki duyarlılık da süratle yayılmaya başlayacak. Ama nasıl olacak bu? Sessiz sessiz ne kadar “onurlu bir iş yaptığımızın” keşfedilmesini bekleyerek mi, yoksa bunun yolunun hâlâ birebir ilişkiden, sosyal medya gibi insanları daha fazla çaresizliğe ve eylemsizliğe iten araçlar yerine yüz yüze konuşmak veya doğrudan iletişime geçmekten, kısaca örgütlemek ve örgütlenmekten geçtiğini kabul ederek ve bu yönde çalışarak mı?

Yok artık bir eylemde 2500 çevreci mi olacak? Olmasın 1000 de olur. Bazı durumlarda birkaç yüz kişi bile büyük bir rakam olacaktır ama sonuçta herkes her zaman gelemese de örneğin Bodrum gibi bu tür saldırıları en çok yaşayan yerleşimlerde binlerce çevrecinin yaşıyor olması gerekiyor eğer herhangi bir başarı bekleniyorsa bu alanda. Bunun varlığı ve aynı anda sokağa inme ihtimalleri bile ürkütücü olacaktır. Araştırmalar bunu söylüyor ama biz kendimizi o kadar bu işin sadece davalarla yürüyeceğine inandırmışız ve biraz da o kadar kişisel romantizme kaymışız ki, herhangi bir sosyal hareketin gücünün alana çıkarttığı insan sayısıyla orantılı olduğunu tamamen atlıyoruz. Oysa amaç, kendimizden yılmayan romantik kahramanlar değil, direnen kalabalıklar yaratmak olmalı.

Ama özellikle bölgemizdeki çevre hareketlerinde bunu görmek zor. Çok esnek bir gönüllük ilkesi çevresinde örgütlenmişler. Hatta bazı üyeleri için bu emeklilik faaliyeti gibi bir şey. Bir toplantıda “yazın olmasın misafirlerimiz geliyor” gibi bir istek bile duymuşluğum var. Bu şekilde mi artık su kaynaklarımızın bile riske girdiği yaşam alanlarımızı koruyacağız? İleride su savaşları belirleyecek uygarlıklarımızın kaderini diyor bazı araştırmacılar. Evet, su belirleyecek, iklim belirleyecek, doğal habitatların şirket kârları için vicdansızca yok edilmeleri belirleyecek. Artık basit bir çevre güzelliği, temizliği sorunu değil mesele, bir yaşam alanı meselesi. Öyle ileride de değil. Çoktan içine girdik artık bu savaşın, çoğumuz farkında olmasa da henüz.

Haydi diğer canlıları, ekolojik dengeleri bir kenara bırakalım, umursamayalım, ama birileri artık doğrudan benim için hayati önemdeki suya bile saldırıyorsa, yani yaşamıma kastediyorlarsa, bunu bir düşmanlık ilişkisinden başka nasıl tanımlayabilirim? Su bu. Hayatta kalmam için şart olan sıvı. Onun ötesi hava, oksijen. Ona da mı gelecek sıra? Evet, bir savaş var artık, benim düşmanımsın artık, eğer suyuma bile tecavüz ediyorsan.

Alıştığımız türden bir savaş olmayabilir bu, silahlarla, bombalarla, kanla yürütülen türden, ama sonunda yine de bir savaş, yaşamıma, mutluluğuma, huzuruma kastedenlere karşı bir savaş. Savaş da rakamdır, alandaki kişi sayısıdır, örgütlenmedir, alaycı bakışlarla “bak çevrecilerimiz de gelmiş” dedirtmemek, gördüklerinde onları ürkütecek, çevreleri için, doğal habitatları için, su kaynakları için, ağaçları ve hayvanları için, ekolojik ilişkilerin katledilmemesi için, sonuçta kendi yaşamları için oraya gelmiş kalabalık bir çevreci ordusu olmaktır. Ama ilk önce bu ordunun yaratılması gerekiyor. Herhangi bir çevre saldırısında, tecavüzünde yüzler, binler olup alana çıkabiliyor musun, işte o zaman bir güçsün. Yoksa yirmi kişiyle yapılan basın açıklamalarıyla değil. Meseleye bakışımızı değiştirmek zorundayız ve ardından da yöntemlerimizi.

Ya kendimizi iyi hissetmemizi, romantik bir duygulanmayla kendimizle gurur duymamızı sağlayan ufak örgütlerimiz, derneklerimiz içinde bir tür kum havuzunda oynayan çocuklar olacak ve tıpkı çocuklar gibi ara ara birbirimizle de didişip duracağız, ya da artık tehlikenin ciddiyetini itiraf edip çoğalmaya, katılım rakamlarını yükselterek gerçek bir güç olmaya çalışacağız. Çevre mücadelesinin, ekolojik kaygılar öncelikli olsun veya olmasın, ilk ve temel hedefi bu olmalı, olmak zorunda. Çünkü, hiç kimse kendini kandırmasın, rakamlardan başka çaremiz, başka cephanemiz yok, eğer yaşam alanlarımızı onlara kasteden düşmanlardan korumak istiyorsak. Yoksa umutsuzluk girdabında geçici ufak mutluluklarla avunmayı kabulleneceğiz, ötesi yok.

 

Yazan: Timuçin BİNDER

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Yazarlarımız
Bodrum’dan Tarafsız Haber
Bodrum Haberi

Bodrum ve Muğla’dan son dakika haberleri, yerel gündem, siyaset, ekonomi, turizm ve yaşam içeriklerini tarafsız ve güncel şekilde sunan haber sitesidir.

© 2026 BodrumHaberi.com. Tüm hakları saklıdır. Sitede yer alan tüm haber, yazı, görsel ve içeriklerin telif hakları BodrumHaberi.com ve yazarlarına aittir. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.